HUKUK VE AHLAK BAĞLAŞIKLIĞI

Hukuk fakültesi sıralarından geçmiş olan herkes çok iyi bilir. Hukuka giriş dersinde hukukun ne olduğunun tanımı yapılırken daha büyük çerçevede sosyal düzen kurallarından bahsedilir. Din kuralları, örf ve adetler, ahlak kuralları ve son olarak da hukuk kuralları. Bu kurallar arasındaki ayrım ise bilindiği üzere kendisini yaptırım alanında gösterir. Ahlak kurallarına uymamanın yaptırımı bireysel(sübjektif ahlak) olarak hissettiğimiz vicdani birtakım üzüntüler olabileceği gibi, toplum(objektif ahlak) tarafından örgütlü bir şekilde maruz kalınan ayıplanma ve dışlanma da olabilir. Hukuk kurallarına aykırı davranışların yaptırımının özelliği ise bunun merkezileşmiş ve tekelleşmiş bir örgüt(devlet/icra daireleri) aracılığıyla yapılmasıdır. Laik hukuk düzeninin olduğu ülkelerde hukuk kuralları dini referanslara(kutsal kitaplar, tanrı buyrukları vs.) değil, modern telakkilere uygun olarak aklın ve bilimin gösterdiği gerçeklere dayanarak hazırlanır. Ortalama bir hukuka giriş kitabında bu şekilde ifade edilen ilişkinin derinliklerini ise biraz daha sorgulamamız gerekir (aslında her birinin temelinde çok derin felsefi bilginin olduğunu Vecdi Aral hocamızdan öğrensek de, Kemal Gözler hukuk fakültelerinde felsefi yaklaşımla hukuka giriş dersi okutulmasına gerek görmediğini söylüyor) çünkü hukuk kurallarına uymamızı sağlayan itici güç sadece yaptırımla karşılaşacağımız olgusu değil aynı zamanda ahlaki açıdan da kabul edilemeyecek davranış normlarıyla da uyum içerisinde olmasıdır. Örneğin bir insanı öldürmek istememizin nedeni sadece TCK 81. maddeye göre müebbet hapis ile cezalandırılacak olmamız değil aynı zamanda bir cana kıymanın vereceği içsel yıkımı da kaldıramayacağımızdır. Pekiyi bu ilişkinin tarihsel kökenleri bize neyi işaret ediyor? Hukuk kurallarının henüz yazılı bile olmadığı çağlarda, ahlak ve hukuk birbiriyle tam bir bütün müydü? Bu bütünlük ilişkisi ne zaman parçalanmaya başladı? Ahlakın kamusal yaşamın düzenleyici itkisi olmaktan çıkartılarak özel yaşam alanına sıkıştırılması ve toplumsal yaşamın yazılı, açık ve anlaşılır kanunlar ve kanun benzeri hukuki normlar ile düzenlenmesi ahlak-hukuk bağlaşıklığının önemini tamamen yitirdiği anlamına mı geliyor? Pozitivist hukukun şüphesiz en büyük ismi Hans Kelsen’e göre bu ilişki tamamen sona erdi ve günümüzde bir hukuk normuna geçerliliğini kazandıran unsur yetkili bir organ tarafından usulüne uygun bir şekilde yapılmış olmasıdır(nitekim kanun koyucu tarafından geleneksel ahlaki kalıplara aykırı ve onlarla çatışan kanunların da yapıldığı görülmektedir). 20. yy’ın hukuk tartışmalarına baskın bir şekilde damga varan pozitivist öğretiyi nereye kadar haklı bulabiliriz? Nitekim bu konuda üzerinde en alevli tartışmaların yapıldığı örnekler ise 2.Dünya Savaşı sonrası Nazilerin yargılandığı davalarda SS subaylarının yaptıkları savunmalarda söylenen ; “Biz bize verilen emirleri uyguladık, o dönemin kanunlarına göre yaptığımız infazlar suç değildi.” sözleridir. Bu dereceye kadar istismara açık boşluklar bırakılmasına müsaade eden pozitivist öğretiyi haklı bulamıyorum çünkü Immanuel Kant tarafından ‘Saf Aklın Eleştirisi’ adlı eserde de belirtildiği üzere birey uymakla yükümlü olduğu kuralları başkasının aklına ihtiyaç duymadan kendi yetileriyle sorgulama cesaretini göstermeli, aydınlanmanın getirdiği sorumluluğu üstlenmelidir. Ahlaktan tamamen soyutlanmış bir hukuk olamaz, olmamalıdır. Çünkü ahlak kendisini aynı zamanda insan hakları alanında gösterir. İnsan haklarının çok temel fikri olan ‘kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına da yapma’ ilkesi hakime önüne gelen somut uyuşmazlığı çözme konusunda yol gösterir.



KAYNAKÇA
Gözler, K. (2016). Hukuka Giriş (13.Baskı). Bursa: Ekin.
Kelsen, H. (2016). Saf Hukuk Kuramı. Ertuğrul Uzun (Çev.). İstanbul: Nora.
Kuçuradi, İ. (2011). İnsan Hakları Kavramları ve Sorunları. Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları.
Özlem, D. (2004). Etik –ahlak felsefesi-. İstanbul: İnkılap.

Nevzat ŞAHİN

Son Yazılar: