İnsan Hakları Düzleminde Milli Bir Paradoks

Giriş

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 20 Kasım 2018 tarihinde verdiği Selahattin Demirtaş v. Türkiye kararında; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 5.maddesinin 3.fıkrasının (Mâkul Bir Sürede Mahkeme Önüne Çıkarılma) 5.maddenin 3.fıkrası ile bağlantılı olarak 18.maddesinin (Haklara Getirilen Kısıtlamaların Sınırlanması), AİHS’ne ek olarak getirilen 1 numaralı protokolün 3.maddesinin (Serbest Seçim Hakkı) ihlaline karar vermiştir. Söz konusu kararın incelenmesi bu çalışmanın konusu olmayıp, bu çalışma; ilgili karardan hareketle, Türkiye’de insan haklarına yönelik
olarak yürütülen hukuk politikasına ilişkin farklı bir bakış açısı getirmek istemektedir. Bu çalışma, milli bir insan hakları doktrini önerisi getirmediği gibi uygulanan hukuk politikasını eleştirmek ve söz konusu politikanın uygulayıcılarına
bir yol haritası çizmek arzusundadır. Zira insan hakları, Türkiye için kanayan bir yara olmakla beraber, her şeye rağmen geç kalınmadığını söylemek mümkündür.

Türkiye’de İnsan Hakları

İnsan haklarının, herhangi bir ülkeye yahut bölgeye özgü olması ya da sadece belli gelişmişlik seviyesinde bulunan ülkelerde uygulanması söz konusu değildir. Zira insan hakları, evrenseldir; bütün insanlar, haklar ve insan onuru konusunda özgür ve eşit olarak doğar . İnsan hakları, insan olmanın gereği olup doğal hukuk anlayışının da getirdiği bir zorunluluktur. Bu sebeple Türkiye’nin de bu alanda birçok yükümlülüğünün bulunduğu aşikârdır.

Türkiye Cumhuriyeti, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni hazırlayan ve ilk olarak imzalayan 46 ülkeden biridir. Türkiye, bu konuda tarihsel bir role sahip olmasına rağmen günümüzde İnsan Hakları konusunda adeta sınıfta kalmış durumdadır. TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu tarafından “Türkiye’de İnsan Hakkı İhlalleri Haziran 2018”
raporunda: “Yaşam Hakkı ihlalleri kapsamında 257 ölü 34 yaralı (1’i çocuk), İşkence Yasağı kapsamında ise 86 hak ihlali, İfade Özgürlüğü kapsamında 1884 hak ihlali, Örgütlenme Özgürlüğü kapsamında 4 hak ihlali ve Toplantı-Gösteri özgürlüğü kapsamında 280 hak ihlali” gerçekleştiği belirtilmiştir .

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından Nisan 2018’de yayımlanan bir rapora göre Türkiye, AİHM tarafından verilen kararların yerine getirilmemesinde Rusya’yı takiben 1500’den fazla kararla ikinci sırada yer almaktadır. Bununla birlikte Türkiye, aleyhinde çıkan kararlar sebebiyle Rusya ve İtalya’nın ardından 11,6 milyon Euro ödeyerek, en çok tazminat ödeyen üçüncü ülke durumundadır . Yine ülkemiz, insan haklarıyla da bağlantılı olarak World Justice Project tarafından ortaya konan 2017-2018 Hukukun Üstünlüğü Endeksinde 113 ülke arasında 101.sıradadır . Bütün bu veriler göz önünde tutularak denilebilir ki, insan hakları konusunda Türkiye’nin katetmesi gereken daha birçok aşama bulunmaktadır. Çalışmamız bu soruna dikkat çekmekle beraber söz konusu sorunun çözümünde fayda sağlayabilecek bir sürü çözüm yolundan sadece birine eğilecektir. Kabul etmek gerekir ki, Türkiye’de insan hakları savunuculuğu toplumun belirli kesimlerini temsilen yerine getirilmektedir. Bu durum, ilgili kesimlerin hak ihlallerine uğramasıyla -normal olarak- doğru orantılıdır. Söz konusu kesimleri Kürt kökenli, eşcinsel yahut cinsel yönelimi toplumun süregelen cinsiyet anlayışından farklı, siyasi suçlardan soruşturulan-kovuşturulan-hüküm giyen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak tasvir etmek; sanıyoruz ki, yerinde bir tespit olacaktır.



İnsan Hakları Düzleminde Milli Bir Paradoks

Bu noktada, insan hakları düzleminde bir çıkmazla karşı karşıya kalınmaktadır. Söz konusu çıkmazı tasvir etmek için bir mantık örgüsünden hareket etmek gerektiği kanaatindeyiz. İlk olarak politik spektrumda, insan hakları ihlallerine uğrayan kesimlerin karşısında milliyetçi, ulusalcı ve muhafazakâr ideolojiye sahip vatandaşların bulunduğu bir hakikattir. Sayılan üç kesimle sınırlı olmayıp birçok alt ideolojiyi de içerisinde barındırmaktadır. Bunun yanında ilgili ideolojilerin farklı bir gelişim yapısı ve tarihsel arka planı da bulunmaktadır. Bu sebeple üç grubu aynı başlık altında toplamak zor olacaktır ancak çalışmamız adına kolaylık sağlaması için söz konusu grupları geniş manada muhafazakâr gruplar olarak adlandıracağız. Muhafazakâr grupların savunduğu değerler; milli ve ulusal birlik, milli ve ulusal saygınlık, insan haklarına dayalı olmayan ancak saygılı devlet anlayışı, üniter devlet olarak özetlenebilir. Söz konusu grupların tarihsel gelişimlerinde her ne kadar keskin ayrım noktaları bulunsa da, ortak noktalarının bu şekilde belirlenmesinin; yanlış bir saptama olmayacağı düşüncesindeyiz. Ortak noktalardan hareketle denilebilir ki, hak ihlaline
uğrayan kesimlerin ihlale maruz kaldığı konular; Muhafazakâr gruplar olarak belirttiğimiz üst başlık altında
değerlendirilebilecek vatandaşların hassasiyet noktasını oluşturmaktadır. Bundan dolayı söz konusu ihlallere, muhafazakâr gruplara mensup kesimin sessiz kalması olasıdır, hatta bir realitedir. Mevzubahis sessizlik,
bazen ihlale duyarsız kalmaya bazen de ihlalin olmadığını savunmaya kadar varmaktadır. İdeolojik görüşün,
hukukun evrensel değerlerinin önüne geçmesi bir kez daha bu şekilde gün yüzüne çıkmaktadır.

İkinci aşama ise ihlalin yarattığı argümantasyon ortamı ve buradan hareketle suistimal fırsatıdır. İhlale uğrayan kesimlerin hak ihlalinin tespiti ve gerekirse tazmini, Devlet’in yargı organlarınca yapılmamasından ve muhafazakâr gruba mensup kesimlerin ilgili ihlale sessiz kalmasından dolayı; ihlalin varlığını ve hukuka aykırılığını savunmak diğer
ideolojik gruplara ve marjinal topluluklara kalmaktadır. Bu aşamada Devlet, vatandaşına sırtını dönmekte; vatandaşlar arasındaki bağ, ilgili grupların hukuka aykırılığa duyarsız kalmasıyla zayıflamaktadır. Muhafazakâr gruplara mensup bazı hukukçuların da bu konudaki sessizliği vahim olarak kabul edilmelidir. Bu noktadan sonra ihlalin varlığını ve
hukuka aykırılığını öne sürme işlemi, radikal ve marjinal ideolojik grupların tekeline geçecektir. Söz konusu tekel, argüman üreterek meydana gelen insan haklarını; kendi ideolojik amaçları çerçevesinde değerlendirecek, kısacası suistimal edecektir. Üçüncü aşama ise üretilen argümanların ve yapılan suistimalin, muhafazakâr grupların savunduğu
değerlere en büyük zararı vermesi halidir. Keza bu durumla günümüzde sıklıkla karşılaşılmaktadır. Kolay ve güncel bir örnek vermek gerekirse, yazımızın girişinde bahsettiğimiz Selahattin Demirtaş Kararı ve bugün itibariyle (04.12.2018) hala kararın uygulanmaması; bölücü terör örgütünün ve çeşitli marjinal grupların eline argüman vermekte, uluslararası arenada Türkiye Cumhuriyeti’nin itibar ve saygınlığını düşürmekte, insan haklarına saygılı bir devlet anlayışını yerle bir etmektedir. Muhafazakâr grupların inandığı değerleri gerekçe göstererek insan haklarına duyarsız kalması, inanılan ve savunulan değerlere en büyük zararı vermekte, söz konusu durum; insan hakları düzleminde adeta milli bir paradoks ve çıkmaz oluşturmaktadır.

Üniter devlet kavramını burada örnek olarak değerlendirmek gerekir. Üniter devlet, bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları tarafından gözetilmesi gereken ve Anayasa ile koruma altında bulunan bir kavramdır. Bu kavramın Türkiye bakımından hassas bir nokta oluşturduğu açıktır zira ülkemiz yıllardır bölücü terör örgütüyle mücadele vermektedir. Bölücü örgüt, zaman zaman ülkemizde meydana gelen insan hakkı ihlallerini gerekçe göstererek ihlalleri suiistimal etmekte ve terör faaliyetlerini gerçekleştirmektedir. Yine aynı şekilde ihlaller sebebiyle, Uluslararası Hukuk’ta yer alan kavramlardan biri olan “kendi kaderini tayin hakkının” gündeme gelebileceği de çeşitli çevrelerce dile getirilmektedir. Üniter devlete karşı bölücü faaliyetlerin yapılması ve kendi kaderini tayin hakkı kartının oynanmasında,
insan hakları ihlalleri suistimal edilmektedir. Terör faaliyetinin hiçbir argümanı olamayacağını kabul etmekle beraber uluslararası kamuoyunda bölücü örgüte verilen manevi desteğin kesilmesi adına bile insan haklarını savunmanın gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Yine aynı şekilde kendi kaderini tayin hakkı yoluna başvurulmasının önünü kapayacak
yollardan biri de, insan hakları ihlallerinin önlenmesi ve ihlale uğrayan kesimlere demokratik sürece katılım hakkı sağlanmasıdır.



Sonuç

İnsan hakları düzleminde milli paradoksun tespitini yaptıktan sonra ilgili çıkmazdan kurtulmak için belli başlı
çözüm yollarının benimsenmesi gerektiği kanaatindeyiz. İlk olarak devletin bu konuda hukuk politikasını değiştirmesi zaruridir. Tam anlamıyla bağımsız ve tarafsız bir yargı tarafından tespit ve tazmin edilecek insan hakkı ihlalleri, bu paradoksun çözümünde kilit rol oynayacaktır. Zira milli değerleri savunmak amacıyla insan hakları ihlallerinin yargı organlarınca görmezden gelinmesi, en büyük zararı yine korunmak istenen değerlere verecek; devlet, hukuki ve siyasi açıdan zayıf duruma düşecektir. Tespit ve tazmin edilmeyen ihlaller, daha büyük bir tazminata yol açabilecek; üniter devletin korunması amacına matuf bu hamleler kendi kaderini tayin hakkına başvurulmasına sebep olabilecek; uluslararası kamuoyunda devletin itibar ve saygınlığı git gide azalacaktır. Yargı organlarının yanında yasama ve yürütme (ve idari teşkilat) organlarına da bu uğurda büyük bir görev düşmektedir. Kamu görevlilerinin de bu konuda bilinçlendirilmesi ve insan hakları ihlalleri potansiyeli bulunan alanlarda uzmanlardan destek alınması gerekmektedir. İnsan hakları ihlallerinin oldukça fazla olduğu ülkemizde devlet, imkân dâhilinde her şekilde gücünü kullanarak ihlalleri önlemeli, ihlal meydana gelmişse tespit ve tazmin etmelidir. İkinci olarak ise muhafazakâr gruplar olarak adlandırdığımız politik hareketleri içeren milliyetçiler, ulusalcılar, muhafazakâr kesimler; meydana çıkan paradoksun farkına varmalı ve ona göre hareket etmelidir. Zira Türkiye siyasetinde etkin bir güce sahip olan söz konusu kesimlerin, insan hakları ihlallerine karşı durması; ihlallerin suistimal edilmesi yolunu kapatacağı gibi terör örgütlerinin ve marjinal grupların eline de argüman bırakmayacaktır. Bu kesimlerin tarihsel arka planlarından birinin “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” anlayışı olduğu atlanmamalı; ideolojiler teoride kalmamalıdır. Bu sebeple ilgili gruplara ve sivil toplum kuruluşlarına; insan haklarına yönelik akademik çalışmalar yapma, dernek vevakıflar kurma, halkı bilgilendirme görevi düşmektedir. Bu konuda en büyük yük, söz konusu kesimlere mensup hukukçulardadır. Zira insan hakları savunusu, toplumun bir kesimine ait olmadığı gibi öncelikle hukukçuların sonra da her bir bireyin üzerine düşen bir yükümlülüktür. Sonuç olarak insan hakları, başta da belirttiğimiz üzere, evrenseldir. Milli bir insan hakları olamayacağı gibi gülünçtür. Ancak insan haklarını korumakla yükümlü devletin, yargıçların, hukukçuların ve bahsedilen değerlerin korunmasında hassasiyet gösteren kesimlerin; milli ve ulusal değerleri gözeterek insan haklarını daha fazla bir titizlikle koruması kaçınılmaz bir gerekliliktir. Aksi takdirde yukarıda bahsedilen ve toplumsal bir yara halini alan paradoks, kangrene dönüşecek ve ihlaller için çok geç kalınmış olacak; korunmak istenen değerlere en büyük zarar, korumak isteyen kesimlerce verilecektir.

Talha ASLAN

And Dergi 4. sayısında yayımlanmıştır.

Kaynakça
1) İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi madde 1
2)URAS, Güngör- “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni Türkiye 50 Yıl Önce İmzalamıştı”- Milliyet Gazetesi/ 10.12.1998
3)http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/1032758/_Turkiye_de_insan_Hak_ihlalleri_Haziran_2018__raporu_aciklandi.html
4)https://www.dw.com/tr/t%C3%BCrkiye-aihmnin-kara-listesinde-ikinci-s%C4%B1rada/a-43255092
5)https://worldjusticeproject.org/news/launchdate-announced-2017-2018-wjp-rule-law-index
6) Anayasa madde 3:
Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez
bir bütündür. Dili Türkçedir.
Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay
yıldızlı al bayraktır.
Milli marşı “İstiklal Marşı”dır.
Başkenti Ankara’dır.

Son Yazıları: