Liberal Perspektiften Tarihle Yüzleşme: Diğer Bir Deyişle Tarihle Hesaplaşma

Giriş

Geçmiş zamanlar üzerine kurulu olan tarih anlatısında, geçmiş dönemlerde yaşanan katliam, soykırım, asimilasyon vb. suç teşkil eden uygulamaların günümüz dünyasında da devam ettiği bilinmekle birlikte, bugün bu suçlara çeşitli kişi ve kişilerce karşı çıkılmakta, eleştirilmekte, hayatta olan faillerin -ya da suçu işleyenlerin ardıllarının- cezalandırılmasını talep etmektedirler. Eyleme maruz kalanların veya onları savunanların talepleri dışında, suçu teşkil edenlerin ardılları ya da devlet yönetimindeki siyasi selefleri suçu kabul ederek, geçmişle yüzleşme yolunu tercih edebilirler. Böylece geçmişte mağdur olanların günümüzde fail grubunun torunları tarafından acıları paylaşılmaktadır. Çalışmamıza uygun olarak liberal bir perspektif oluşturarak, geçmiş dönemde bir gruba, topluma, millete vb. kolektif yapılara karşı işlenen suçların hukuksal yönüne de değinilmekte buna bağlı olarak tarihle yüzleşmenin boyutları incelenmeye çalışılacaktır.

Liberal Felsefeyi Anlamak[1]

Kendiliğinden doğan düzen, öngörülebilir bireysel davranışa dayanır ve onsuz mümkün olamaz. Klasik liberaller toplumsal ve siyasal düzenin temelinin adaletin kuralları olduğunu iddia ederler.[2] Klasik liberaller, kendiliğinden, işbirliği içeren, öngörülebilir, şiddet içermeyen, istikrarlı ve adil bir sosyal düzenini genel (şaşırtıcı bir istisnalar yığını içermeyen), evrensel (herkese uygulanabilir) ve istikrarlı (ne oldukları konusunda insanların kafa karışıklığı yaşamam için sıklıkla değişmeyen) kurallara uyarak ortaya çıkabileceğini inanırlar.[3] Hukuk düzenin önem atfeden liberal düşünce özellikle bireyler arasındaki çatışmanın önüne geçmek; şiddetin kolektif bir hal alarak durdurulamaz hale gelmesi (liberalizmin faşizm bakışına dönük tartışmalara da ilerleyen sayfalarda değineceğiz) vb. olumsuz sonuçların yaşanmaması için ‘’kanun hakimiyetini’’ savunur. Konuya dair Frederic Bastiat şunları ifade eder:

    ‘’Herkesin -güç kullanarak bile olsa- bireyselliğini, özgürlüğünü ve mülkiyetini koruma hakkı varsa bir insan grubunun da bu haklarını daimi olarak korumak adına birlikte anlaşarak ortak bir güç oluşturma hakları vardır diyebiliriz. Bu nedenle toplumsal bir hakkın varlık nedenini ilkesel olarak bireysel hakka dayanmaktadır. Dolayısıyla toplumsal bir gücün, yerine geçtiği bireysel gücün temel ilkelerinden sapmaması beklenir. Demek oluyor ki bireysel bir gücün başka birisinin bireyselliğini, özgürlüğünü, mülkiyetini engelleme hakkı yoksa toplumsal (kolektif) bir gücün de bireyin veya herhangi bir sınıfın bu üç temel hakkına zarar verme meşruiyeti olamaz.’’[4]

  Liberalizm bireysellik, özgürlük ve mülkiyet hakkı gibi üç temel prensibi esas almakla birlikte yine liberal filozoflardan Hayek’in ‘’kanun hakimiyeti’’ kavramını esas olarak vurgulamaya çalıştığı hukuk devleti düzeni liberal geleneğinin vazgeçilmez unsurlarından olan üç prensibin koruyucu diğer bir ifadeyle taşıyıcı kolonudur. Elbette bunlar dört prensiple sınırlı olmadığı gibi muhtelif liberal değerlerle de zenginleştirilmiştir. Bunun açık örneklerini liberal rasyonalizm, piyasa ekonomisi, sınırlı devlet, küresel kapitalizm vb. gibi değerler bütünü içerisinde de görebiliriz.

  Diğer taraftan liberal düşüncenin belirttiğimiz bireycilik ve hukuk ilkelerinin içkin bir yapıda olması, liberal düşüncenin kolektif yapıdan soyutladığı bireyin varlığının yasal haklarla korunmasını da garanti altına almak için hukuk devletine sorumluluk yüklemektedir. Liberallerin kolektif kimliklere karşı olumsuz bakışı bir tarafta bırakılırsa; bir millete, sınıfa, topluma, dine vb. kolektif yapıya mensup olan insanların kitlesel ya da bireysel olarak imha edilmesini meşrulaştıran her türlü yaptırımı, cezalandırmak isteyecektir. Elbette bu tür olaylar karşısında yaptırım uygulamak için küresel bir hukuk düzeninin tesis edilmesiyle gerçekleşecektir. Ancak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi vb. kuruluşların bütünüyle liberal değerlere bağlı bir yaptırım uygulaması da bir tartışma konusudur. Konumuz gereği bu tartışmaları sınırlandırarak, liberal felsefenin esasları üzerinde duralım.

  Bireyi eksene alan liberalizme göre, zor kullanmak suretiyle insan haklarını ihlal etmeye iki aday vardır. İlki bireylerdir. Bir bireyin, başka bir bireye karşı zor unsurunu kullanması durumunda bu kriminal bir olaydır. Kendisine karşı zor kullanılan mukabelede bulunma ve saldırganı cezalandırma hakkı liberal düşünce geleneğinde hemen hemen her yazar tarafından tanınır. Ancak, insan haklarını ihlal edebilecek ikinci ve üstelik birincisinden daha da tehlikeli varlık devlettir. Sınırlandırılmamış, kurallara bağlanmamış bir devlet insan özgürlüğüne yönelik en büyük tehdittir. Bireylere yasaklanan zorbalıkları uygun kılıflar bularak yapabilir ve insanları köleleştirebilir. Bu bakımdan, liberalizmin öngördüğü devlet vatandaşlar üzerinde sonsuz otoriteye sahip olan, onlardan ayrı ve onlara üstün bir varlığı bulunan devlet değildir.[5] Hayek’e göre devletin hakimiyetinin sınırlandırıldığı bir süreçte kolektif ideolojilerin ‘’milliyetçilik, ırkçılık veya sınıfçılık gibi özel şekillerin dışında var olabilme şansı’’[6] tahakkümü ya da hegemonya kurması zayıftır. Ancak, bu kolektif ideolojilerin bireysel kimliğini yok ederek oluşturmaya çalıştıkları kolektif kimlik, liberal düşüncenin özüne aykırı olduğu gibi yasal olmayan süreçleri de beraberinde getirir.

  Ferdi özgürlük, tüm toplumun sürekli olarak tabi kılınmak istendiği tek bir amacın egemenliği ile bağdaşmaz. Bunun tek istisnası, savaş ve geçici felaket anlarıdır. Ancak bu istisnai durumlardır ki, özgür toplum çok acil ve zorunlu bir nedenle tek bir hedefe tabi kılınabilir. Bu, uzun dönemde özgürlüğümüzü korumamız için ödememiz gereken bir fiyattır. Bu yüzdendir ki savaş zamanlarının moda olan ifadelerinin barış zamanında da geçerli olabileceğini düşünmek çok yanıltıcı olacaktır.[7] Bu durum Mises’e göre ‘’Dünyayı kendi fikirlerine göre yönetmek peşinde olanlar, insanların aklına hükmetmenin peşinde olmalıdırlar. Uzun vadede, insanları kabul bir rejimle yönetmek imkansızdır. Bunu zorla yapmaya çalışan kim olursa olsun sonu hüsrandır ve bu girişimin neden olduğu mücadele yönetilenlerin rızasının olduğu en kötü hükümetten bile daha fazla zarara neden olur. İnsanlar iradelerine karşın mutlu edilemezler’’dir.[8]

  İnsanın bir düşünce veya eyleme iradesi dışında zorla yaptırılması arzusu güden kolektif düşüncelerin aksine insanın sadece insan olmasından kaynaklı onun biricik olduğunu, her türlü düşünce ve eylemin yalnızca kendisini bağlayabileceğini savunan liberalizm ise kolektif tahakküm ya da hegemonyanın başta devlet aygıtı olmak üzere hiç kimse tarafından uygulanamayacağını savunur. Sınırlı devletin manası ise sadece piyasa ekonomisinin bağımsız işlemesinden değil, aynı zamanda bireylerin belirli bir düşünce ve eyleme zorlanmasının da önüne geçmek istenmesinden kaynaklıdır. Bu anlamda liberalizm bireyin etnik kimliği, inancı, siyasi görüşü, dünyaya bakış açısı vb. değerlerden dolayı suçlanıp cezalandırılmasına karşı çıkmaktadır. Düşünce, tercih ve etnik değerlerden oluşan özgürlüklerin bir otoriteye kurban edilmesi ise ileriki sayfalarda değineceğimiz soykırım, katliam, asimilasyon vb. tarihin utanç sayfalarına geçen olaylar bütünüdür.

  Özgürlük kavramını negatif ve pozitif olmak üzere iki şekilde tanımlayan Isaiah Berlin, negatif özgürlüğü ‘’Normal olarak, hiçbir kimse veya grup benim eylemlerime müdahale etmediği ölçüde özgür olduğum söylenir. Bu anlamda siyasî özgürlük, bir kimsenin, başkaları tarafından engellenmeden içinde hareket edebildiği alandan ibarettir. Aksi halde yapabilecek olduğum şeyi yapmaktan başkaları tarafından alıkonursam, o ölçüde özgür değilimdir; ve eğer bu alan başkaları tarafından belli bir asgarî düzeyin altına indirilirse, cebre maruz kalmış veya köleleştirilmiş olarak tanımlanabilirim. Mamafih, cebir muktedir olmamanın (bir şeyi yapamamanın) her biçimini kapsayan bir terim değildir’’[9] şeklinde tanımlarken, pozitif özgürlüğü ‘’Özgürlük kelimesinin ‘pozitif’ anlamı bireyin kendisinin efendisi olma isteğinden kaynaklanır. Hayatım ve kararlarımın şu veya bu haricî bir güce değil de kendime bağlı olmasını isterim. Kendi iradî eylemlerimin aracı olmak isterim, başkalarının değil. Bir nesne değil özne olmak isterim. Dışarıdan beni adeta belirleyen sebeplerin değil, fakat kendimin olan nedenlerin/gerekçelerin, bilinçli amaçların beni harekete geçirmesini isterim. Hiç kimse değil bir kimse olmak isterim. Kendisi için karar verilen değil karar veren; bir nesne, bir hayvan veya insanî bir rol oynama, yani kendimin olan amaçlar ve politikalar tasarlayabilme ve onları gerçekleştirebilme yeteneğinden yoksun bir köleymişim gibi haricî bir doğaya veya başka insanlara tepki veren değil, kendi-kendini yöneten bir fail olmak isterim’’[10] şeklinde belirtir.

  Liberal düşünürlerin birey ve özgürlük kavramları üzerinden yaptıkları çoğaltmak mümkündür. Ancak, esas olan bireyin düşünce ve eylemlerinin sadece kendisinin bağladığı, düşünce ve eylemlerinden (bu eylemlerden kastedilen başka bir canlıya ya da başkasına ait özel mülkiyete zarar vermek değil) dolayı cezalandırılmasının hem hukuka hem de özgürlük anlayışına karşı olduğudur. Liberallerin özgürlük kavramının aslında en temel dayanaklarından birisi olan özel mülkiyet, kişinin kolektif müdahalelere karşı varlığını bu değer üzerinden sürdürebileceğini inanmaktadırlar.[11]



Tarihi Yüzleşmeye Zorlayan Sebeplerin Panoraması

  Tarihsel miras, hem ulusal hem de uluslararası planda çatışma çözümünde kritik bir önem taşır, bilhassa çatışmanın aktörleri kimlikler temelinde tanımlanıyorsa. Mağduriyetin ve gaddarlığın unutulması nadirattandır, mağduriyetler dile getirilmedikleri müddetçe iltihaplanmayı sürdürür. Geçmişi değiştiremeyeceğimiz aşikar olsa da, onu farklı anlatılarla temsil edebilir; geçmiş hakkında düşünürken onu radikal bir şekilde (egemen tekçi anlatılardan) ayrıştırabiliriz. Şayet tarih yalnızca tek biçimde hatırlanabiliyor, husumetler de iltihaplanmaya devam ediyor olsaydı, şüphesiz hiçbir çatışma asla çözüme kavuşturulamazdı. Buna mukabil, sadece Almanya ve Fransa örneğine bakmak bile ülke ve halkların eski husumetlerini nasıl aşabildiğini göstermesi açısından yeterlidir. Ancak bunu başarmak için ülke ve halkların uzlaşma yolunda çaba sarf etmesi gerekir.[12] Elbette bu çaba ortak bir mücadelenin ve uzlaşmanın sonucunda gerçekleşecektir. Bazen bu durumun belirli otoriterler tarafından zorla tek tarafa kabul ettirmeye çalıştıkları da söylenebilir.

  Soykırım, katliam, asimilasyon vb. uygulamaların açtığı derin yaralar bir milletin ya da topluluğun yaşadığı travmalar, zihinsel devamlılığın bir sonucu olarak hatırlanacaktır. Ancak, zihinsel travmanın sadece tanıkları değil aynı zamanda mağdur olan tarafın devamındaki yeni nesillerde de bu durum (hatırlatılacak ya da hatırlanacaktır) görülecektir. Fail ve mağdur arasındaki ilişkilerin sadece yaşandığı döneme ait mi olduğu yoksa günümüzde de bu durumun bilhassa faillerin ardılları tarafından (resmi tarih anlatıları, toplumsal hafızanın sürdürebilirliği vb. uygulamalarla) devam mı ettirildiği büyük bir soru işaretidir. Bu sorunun cevabı aslında liberal felsefenin sınırlı devlet anlayışında yattığı söylenebilir. Eğer devletin toplum hayatını şekillendiren tarih anlatısı, ‘’ötekileştirme’’ üzerine inşa edilmesi ise problem çözümden giderek uzaklaşır ve farklı  bir boyut kazanır. Eğer liberal düzenin gereği olarak sınırlı devlet tesis edilmezse ya da failin ardıllarının doğal olarak önceki eylemleri organize eden anlayışından vazgeçmezse belirttiğimiz üzere tarihle yüzleşme gerçekleşmeyecektir. 

  Liberal filozof Mises, Kadir-i Mutlak Devlet (orijinal adı Omnipotent Government) adlı kitabında özellikle Nasyonal-Sosyalizm ideolojinin oluşturduğu maddi hasarları ele alırken büyük ölçüde liberal düşüncenin bireycilik ilkesinin nasıl pasifize edildiğini bizlere gösterir.[13] Mises’e göre bu iki kolektif düşünce özünde ‘’Bireyi kayıtsız şartsız devlete, yani zorlama ve tazyikin sosyal aracına tabi kılma amacı, her ikisinde de ortaktır’’ şeklinde addeder.[14] Sadece Mises değil aynı zamanda Hayek kolektif iki ideolojin insanları götürebileceği en iyi durumun Kölelik Yolu olduğunu, adına da çalışmasını verdiği bu tanımlamadır.[15]

 Diğer taraftan soykırım, katliam, asimilasyon vb. uygulamalara dair bazı örneklerle anlatımızı somut bir hale getirelim. Fransa 30 Ocak 1830’da korsanlığı ve Fransız konsolosuna yapılan ‘’kötü muameleleri’’ bahane ederek Cezayir’i işgal etti. Aralık 1840’da Cezayir vali olarak atanan General Thomas Bugeaud’nun komutasındaki ordu, köylüleri kitlesel olarak tehcir etmekle mesaisine başladı. Tehcir sırasında yerel halk, zaman zaman imha edildi, kadınlar tecavüze uğradı, taşınabilir maddi varlıklar işgal orduları tarafından el konuldu. Sömürge haline getirilen Cezayir’in kısa süre sonra yerli halkından insanlar Fransa’ya götürülmeye başlandı. Bu insanların sayısı 1954 yılında yaklaşık 200 bin civarındaydı. Bundan sonraki süreçte hem Fransız vatandaşlarının hem de Cezayirlilerin tepkileriyle karşılaşan Fransa Devleti, bu tepkiler karşısında geçmiş adına özür mahiyetinde sözler söylemiş olsa da, geçmişle gerçek bir yüzleşme ortaya koyulamadı.[16]

  Fransızların gerçekleştirdiği katliamların kitlesel bir boyuta ulaştığı örnek ise Nazilerin, Yahudilere yönelik uygulamış olduğu soykırım bu olaya özgün adıyla bilinen Holokost insanlık tarihinin en acımasız uygulamalarının diğer bir adıdır. Dan Dınner, konuya ilişkin çalışmasında şu soruları sorar ‘’Bu, nasıl olabilmişti? Nasıl olmuştu da insanlar başka insanlara böyle şeyler yapabilmişler, onlar için böyle bir ölüm hazırlayabilmişlerdi?’’[17] Kesin bir rakam verme zorluğunun yanında yüzbinlerce insanın çeşitli araçlarla imha edilmesi sürecinin aktörleri Almanya’nın o dönemki yöneticileridir. Nasyonal-Sosyalizm gibi bütünüyle kolektif bir boyutu olan o dönemki Almanya yöneticileri Naziler kitlesel imha yöntemlerini uygulayarak bir topluluğu ortadan kaldırmayı hedeflemişlerdi. Bunu büyük ölçüde gerçekleştiren bu kolektif yapı sadece bireyleri mensup oldukları etnik ve dini kimlikten ötürü, yok etmeye çalışmışlardı.

  İnsanlığa karşı işlenen suçlar sadece Almanya ve Fransa örneklerinde sınırlı kalmamıştır. 10-12 Temmuz 1995 tarihinde Sırpların Bosna-Hersek’te Müslümanlara yönelik yaptığı etnik soykırım, Hutu’ların Ruanda’da 1994 yılında gerçekleştirdiği yüz günlük bir imha sonucunda Ruandalıları bölgeden temizleme girişimi de bu konuya ilişkin örneklerdir. ‘’İnsanlığa ve medeniyete karşı suçlar’’ adlandırmasını dile getiren Chateaubriand’ın bu tanımlaması, 1945 senesindeki Nürnberg Mahkemesi’nin tüzüğüne dahil olacaktır.[18] Geçmişten günümüze yaşanan soykırım, katliam, asimilasyon vb. uygulamalar özellikle Nazilerin gerçekleştirdiği eylemlerle birlikte insanlık tarihi için bir dönüm noktası olduğu söylenebilir. Bu tarihi olayların ardından insanlığa karşı suçlara dair hukuki çalışmalar artmış, ilk defa bu dönemden sonra ‘’soykırım’’ kavramı tanım açısından büyük bir önem kazanmıştır. Konuya ilişkin olarak yapılan tanımlamalar genel olarak bir kişi veya bir topluluğun etnik, dini, siyasi vb. özelliklerinden dolayı imhasını esas almaktadır. Buna ek olarak bu kişi veya kişilerin aidiyetlerinden ötürü öldürülmeleri, tehcir edilmeleri, işkenceye ve tecavüze maruz kalmaları vb. uygulamalarından zamanla soykırım tanımlamalarına dahil olduğu söylenebilir.[19]

Yüzleşme Süreci

  Yüzleşme ve uzlaşma süreçleri ne tür öğeler içerir? Belli aşamaları var mıdır? Auebach yedi aşamalı bir uzlaşma sürecinden bahseder: 1.) Çatışma konusu olan olaylar/durumlara ilişkin birbiriyle çelişen farklı anlatılara aşinalık kazanmak; 2.) Kabul edilmese bile Öteki’nin anlatısını tanımak/anlamak; 3.) Öteki’nin durumuna dair empati geliştirmek; 4.) Öteki’nin iddia ettiği durumlara dair en azından kısmi bir sorumluluk üstlenmek; 5.) Geçmiş suçlara/hatalara dair tazminat ve tamirata hazır olunduğunun ifade edilmesi; 6.) Geçmiş suçlara/hatalara dair kamuoyu önünde açıkça özür dilenmesi ve bağışlanmasının talep edilmesi; 7.) Geçmişe dair farklı/çelişen anlatıları tarafların kabul edileceği ortak bir anlatı şeklinde bütünleştirebilmek için uğraşmak. Wessels ve Bretherton’a göre ise uzlaşmanın üç temel öğesi vardır: 1.) Geçmişle barışma (hakikatin ortaya çıkartılması ve özür), 2.) Çatışmanın barışçıl biçimde çözümlenmesi, 3.) Sosyal adalet.[20] İki yüzleşme süreci de, sonunda failin hatasını kabul ederek mağdurun yaşadığı mağduriyeti gidermek üzerine kuruludur. Elbette bu süreçler her zaman pozitif bir şekilde gelişmemiştir. Her ne kadar uluslararası ve yerel mahkemeler tarafından onan yasalara rağmen birçok defa yaşanan mağduriyetler, failler tarafından unutulmuş, inkar edilmiştir. Ancak, son çare olarak uzlaşma yoluna gidilmiştir.

  Failin işlediği suçları kabul etmesi bize göre üç durumda gerçekleşir. Birincisi suçu işleyen kişilerin ardılları geçmişle yüzleşmek ister, bunun sonucunda yapılan hatalar kabul edilir. İkincisi failin mağdur ettiği kişilerin ardıllarının yasal olarak haklarını aramak için güçlü yasal yaptırımı olabilecek devletlere ve onlardan teşekkül olan topluluklara başvurarak, zoraki kabul üzerine gerçekleştirilir. Üçüncü ise fail ve mağdur kesimlerin ardıllarının belirli ortak hareket etme isteği doğrultusunda gerçekleşen karşılık etkileşime bağlı bir süreçtir. Ancak, üçüncü durumun gerçekleşmesi için faillerin ardıllarının, mağdurların ardılları ile iktisadi, askeri vb. ortak uygulamalar sonucunda gerçekleşebilir. Bunun açık örneğini bulmak zordur. Elbette ilerleyen zaman içerisinde geçmişle yüzleşme için atılan adımlar sonucunda bu tür bir ortak işbirliği gerekçesiyle, geçmiş adına özür dilenebilir.

  Tarihle yüzleşmek adına en güzel örnek şüphesiz, Federal Almanya Şansölyesi Willy Brandt’ın 7 Aralık 1970’te Varşova Yahudi Gettosu kurbanları adına dikilen anıtın önünde diz çökmesi ve özür dilmesidir. Nazilerin insanlığa karşı işlediği suça karşı çıkışı simgeleyen bu tutum aslında sadece tarihin soykırımla kana bulanmış sayfalarına değil aynı zamanda insanlık adına bir yüzleşmedir. İlerleyen dönemlerde hatıratında bu olaya ilişkin olarak Brandt, ‘’Hala bana o hareketimi soruyorlar: Bunu daha önce planlandın mı? Kesinlikle hayır! Etrafımda duran gazeteci ve foto muhabirleri kadar yakın arkadaşlarım da şaşırmıştı. O davranışımı planlamamıştım fakat Wilanow Sarayı’nda geçirdiğim gece gettodaki anıtın önemini düşündüm. Alman tarihi ve milyonlarca kurban için söyleyecek söz bulmakta zorlanmıştım, dizimin bağları çözülmüştü’’ demiştir.[21]



Sonuç

  Soykırım vb. uygulamaların insanı imha etme düşüncesinin kolektif ideolojiler tarafından gerçekleştiriliyor olması şüphesiz tesadüf değildir. Liberallerin karşı çıktığı kolektif değerler yerine bireyin varlığını haksızlıklara karşı korumayı hedefleyen hukuk düzeninin sadece yerel değil aynı zamanda küreselleşme ile birlikte uluslararası bir boyut kazanması da, liberalizmin kısmi bir başarısı olarak görülebilir. Milliyetçilik ve Sosyalizm gibi kolektif ideolojilerin tarihsel arka planda oluşturduğu büyük problemlerin başında insanların yaşamlarının son bulmasıyla şekillenmiştir. Bu durumun özellikle ilerleyen yıllarda tarihle yüzleşme veyahut hesaplaşma paradigmalarına bağlı olarak bir muhasebe içerisine girilmesiyle birlikte yeniden gündeme geldiği görülüyor. Suçu işleyenlerin ardıllarının, mağdurla uzlaşma yolunu ya da geçmişi inkar etmesi üzerine kurulu olan bu süreç aslında ya barışı ya da çatışmanın devamlılığını da sağlayan başat bir tercihin sonucudur.

BURAK YÜKSEL

Kaynakça

Bastiat, Frederic, Hukuk, Liber Plus Yayınları, İstanbul, 2017.

Berlin, Isaiah, ‘’İki Özgürlük Kavramı’’, Liberal Düşünce Dergisi (çev. Mustafa Erdoğan) 45-46. Sayı.

Butler, Eamonn, Klasik Liberalizm, Liberte Yayınları, Ankara, 2018.

Bir Daha Asla! Yayına hazırlayan Asena Günal-Önder Özengi, İletişim Yayınları, İstambul, 2013.

Dınner, Dan, Karşıt Hafızalar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011.

Gürpınar, Doğan, Özgürlüğün İdeolojisi, Liber Plus Yayınları, İstanbul, 2016

Hayek, Friederich V., Kölelik Yolu, Liberte Yayınları, Ankara, 2015

Mises, Ludwig V., Liberalizm, Liber Plus Yayınları, İstanbul, 2016.

Mises, Ludwig V., Kadir-i Mutlak Devlet, Liberte Yayınları, Ankara, 2010.

İnsanlığa Karşı Suç, co-author M. Delmas-Mart, I. Fouchard, E. Fronza, L. Neyret, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012.

Yayla, Atilla, Liberalizm, Liberte Yayınları, Ankara, 2015.


[1] Liberalizm sadece Klasik Liberalizm’den teşekkül değil, Anarko-kapitalizm(devletin tamamen ortadan kaldırıldığı bir düzeni esas alan liberal düşünce); Liberteryenizm(devletin sınırlarının sadece güvenlik ve hukuku tesis etmek üzerine kurulması gerektiğini belirtmektedir.); Sosyal-Liberalizm(devletin eylem alanın genişlediği, düşünce özgürlüğü vb. özgürlük alanına bir müdahale olmadığı gibi devletin, belirttiğimiz liberal düşünce akımlarının aksine sosyal yönünün olduğunu savunmaktadır). Görüldüğü üzere tek bir liberalizmden söz edilemeyeceği gibi yazımızda bütün liberal düşünce akımlarını esas alamayacağımızı belirtelim. Çalışmamız açısından esas olarak Klasik Liberalizm üzerinden liberal bir perspektif oluşturmak hedeflenmektedir. 

[2] Butler, Eamonn, Klasik Liberalizm, Liberte Yayınları, Ankara, 2018, s.84.

[3] Butler, a.g.e., s.85.

[4] Bastiat, Frederic, Hukuk, Liber Plus Yayınları, İstanbul, 2017, s.20.

[5] Yayla, Atilla, Liberalizm, Liberte Yayınları, Ankara, 2015, s.201-202.

[6] Hayek, Friederich V., Kölelik Yolu, Liberte Yayınları, Ankara, 2015, s.189.

[7] Hayek, a.g.e., s.257.

[8] Mises, Ludwig V., Liberalizm, Liber Plus Yayınları, İstanbul, 2016, s.97.

[9] Berlin, Isaiah, ‘’İki Özgürlük Kavramı’’, Liberal Düşünce Dergisi (çev. Mustafa Erdoğan) 45-46. sayı, s.62. Ayrıca aynı çeviriden yararlanan Gürpınar, Doğan, Özgürlüğün İdeolojisi, Liber Plus Yayınları, İstanbul, 2016, s.209.

[10] Berlin, a.g.e., s.69. Ayrıca bkz. Gürpınar, a.g.e., s.220.

[11] Burada belirttiğimiz özel mülkiyetin sadece basit bir gayrimenkulden ziyade bireyin kendi varlığının özel bir değere sahip olduğudur. Açıkçası özel mülkiyeti olmayan insanların haksız yere bir yaptırımla karşılaşması bahsettiğimiz hukuk devleti ve bireycilik ilkesiyle uyuşmamaktadır. Buna bağlı olarak özel mülkiyeti olmayan insanların da liberalizme göre önemli ve değerli birey oldukları gerçeğidir. Bunun içindir ki, hukuk devletinin önemi bireyin kendi tercih ve eylemlerini bağlamak üzerine kurulmasını, hukuk karşısında mülkiyeti olanın da olmayanın da aynı muameleye tabi tutulmasını savunurlar.

[12] Barkan, Elazar, ‘’Tarihsel Diyalog Olarak Özür’’, Bir Daha Asla! Yayına hazırlayan Asena Günal-Önder Özengi, İletişim Yayınları, İstambul, 2013, s.21.

[13] Mises, Ludwig v., Kadir-i Mutlak Devlet, Liberte Yayınları, Ankara, 2010.

[14] Mises, a.g.e., 2010, s.57.

[15] Hayek, a.g.e., s.24-29.

[16] ‘’Cezayir’in, Sömürgecilik ve Cezayir Savaşı’ndaki Suçlar İçin Fransa’dan Beklediği Özür, Bir Daha Asla!, s.42-53. Ayrıca bkz. Dınner, Dan, Karşıt Hafızalar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011, s.59-79.

[17] Dınner, a.g.e., s.17.

[18] Delmas-Marty, Mireille, ‘’Giriş’’, İnsanlığa Karşı Suç, co-author M. Delmas-Mart, I. Fouchard, E. Fronza, L. Neyret, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012, s.9.

[19] Soykırım tanımlamaları için bkz. Nürnberg Mahkemesi İlkeleri 6 c Maddesi; Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi Tüzüğü, 5. Madde; Ruanda Ceza Mahkemesi Tüzüğü, 3. Madde; Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü, 7. Madde. Fouchard, Isabelle, ‘’İnsanlığa Karşı Suçların Uluslararası Hukukta Tanımlanması’’, İnsanlığa Karşı Suç, s.13-44.

[20] Aktaran Paker, Murat, ‘’Yüzleşmenin Psiko-Politiği’’, Bir Daha Asla!, s.193.

[21] ‘’Federal Almanya Şansölyesi Willy Brandt’ın Varşova Gettosu Anıtı Önünde Diz Çökerek Holokost İçin Yahudilerden Özrü’’, Bir Daha Asla!, s.95-103.


Son Yazılar: