Suratsızlar

Yürüyorum, içi dolu sert bir kaya üzerinde. Etrafımı gözlüyorum. Hayalsiz yüzlerle çevrilmiş keşmekeş doğanın yarattığı aldatıcı insanların sert adımlarını hissediyorum kendi içimde. Biraz daha yaklaşıyorum zorluk dolu hedefime. Yanımda bir gürültü kopuyor, kopan feryadı es geçiyorum aldatılmışçasına. Kafamı kaldırdığımda uzun bir yol gözümü alıyor, vuruyor beni ıslak dağlara. Yanımda bir kovalamaca seyir ediyor, gözümü alan, tıfıl bir adamın ağzını katranla doldurmuşçasına haykırması elindeki şeytan sopasıyla boncuk boncuk akan terine aldırmadan koşması oluyor. Biraz daha yürüyorum. Kindar suratların hile dolu ticaretini görüyorum. Acıyorum onlara. Birkaç kuruş için mi bu sapsız tavır? Çeviriyorum yüzümü ahlak satan tüccarlara. Bakamıyorum, gerçekten dayanamıyorum yüzlerinden akan ahlaksızlığın yerde göl oluşturmasına. İğreniyorum bu insanlardan. Daha da iğrendiğim oluyor, kime mi? Sessiz entelektüellerin bir yerde son bulan naif cesareti, alıyor beni, iğrenme kuyularına sokuyor. Artık sadece yürüyorum. Çevirmiyorum yüzümü içimizdeki suratsızlara. Ama dayanamıyorum bir süre sonra. Tekrar bakıyorum. Keskin bir bıçağın ahmak bir genci deştiğini ardından yaşanan yalancı kovalamacayı görüyorum. Yardım edemiyorum kan
içinde boğulan gence. Gitmiyor elim onu tekrar yaşatmaya. Birkaç saniye sonra bir iki kahraman üşüşüyor başına, yerde yatanı, kirlenen hayatımıza kazandırmaya uğraşıyor. Biraz daha hızlanıyorum sanki. Yoksa dağılıyor mu bu işe yaramaz dikkatim. Kendimi tekrar bilinçaltımda oluşan yolları kırmızı, kaldırımları siyah olan bir ortamda buluyorum. Gözyaşım içime akıyor, ulaşılmaz bir hedefe doğru attığım her adımda. Bir çocuk görüyorum “Neredeyim ben?” diyor, dört yana koşuyor, bulamıyor sahibini. Ardından sert bir tokat patlıyor suratına, yere yığılıyor çocuk, insan sevgisi kalmamış ama
insan sevgisini model almış insanın karşısında. Artık kalmıyor gücüm. Önümdeki taş suratlı fanilerin kaba saba lafları beni daha da utandırıyor. Kulaklarım sağır olsun diyorum. Yeter ki duymayayım diyorum bu inciten sert sözleri. Bana doğru yürüyor bir gül satıcısı. “Gül alır mısın?” Diye soruyor istekli bir sesle. Bakıyorum dünyadaki en masum objeye. Elime aldığımda hissediyorum sahteliğini. Bu da sahteleşmiş diyorum, sancılı benliğime. Elimde kalıyor o gül.
Dikeni bile acıtmıyor beni. Gül bile kaybetmiş benliğini, ben mi kaybetmeyeceğim diye tekrarlıyorum bu soruyu kendime. Şimdi de başka bir gence rastlıyorum. Sırtında çantası elinde birkaç bozukluk, gözlüyor kitapevinin renkli raflarını. Biraz daha bakıyor, sonra elindeki birkaç bozukluk onu alıkoyuyor hayal dünyasını genişletecek mükemmel kitaplardan. Hafifçe çıkıyor oradan. Cebimdeki parayı ona veremiyorum. Onu bu kitaptan mahrum bırakmış gibi
hissediyorum kendimi. Ama unutuyorum herkes gibi. Birkaç kedinin kapıdaki mamaya saldırdığını görüyorum. İçim ısınıyor onları izledikçe. Sonra yozlaşmış bir et yığını, tekmeyi vuruyor o yemeğe. Kediler korkusundan kaçıyor bir yerlere. O adama dur diyemiyorum. Sadece önüme bakıyorum. Güneş bile bulutların arkasına sığınıyor. Isıtmak istemiyor bu dikkati dağılmış, suratsızlaşmış, hayalini rafa kaldırmış adi topluluğu. Bir kez daha kafamı kaldırdığımda
yolumun bitmesine az kalmış görüyorum. Heyecanlanıyorum. Daha da kaldırma başını, diyorum. Görme diyorum, milyonlarca yıllık bir gezegenin doğasını bozan yüzlerce yıllık bir topluluğu. Ama sonra, o acı mesajı hafızam, üzerimden geçiriyor bir kamyon gibi. Sen bu toplumun bir taşısın diyor. Duymamaya onu içimde tartmamaya çalışıyorum. Kaçıyor muyum yoksa kendimden. Bunu sorguluyorum evime doğru giden taş yol üzerinde. Sonunda
medeniyetsizlikten uzak o dağ evine ulaşıyorum. Atıyorum kendimi içeri. Yakıyorum içimi bile ısıtacak o yorgun şömineyi. Okuyorum o gencin okuyamadığı kitabı. Kokluyorum o çiçekçinin koklayamayacağı gülleri. Buluyorum sahibini arayan o çocuğun bulamadığı gerçek sahibi. Alıyorum kediciklerin mamalarından alamadığı tadı, kendi ellerimle yaptığım mis gibi yemekten. Sonra düşünüyorum ben bu toplumun bir taşı değil artığıyım. Ya da herkesin
olmak istediği yalnız başına bir fazlalığım ben. Asıl medeniyet benim. Her istediğini yapabilecek güce sahip güçlü bir topluluğum. Benliğini kaybetmeyecek birisiyim ben. Sonra hatırlıyorum yine. Ben bu topluluğu değiştirecek güce sahip kaçak bir suskunum. Ama çıkamıyorum o kuyunun içinden. Kurtulamıyorum sürekli derinleşen kuyudan. Bir kez daha düşünmek üzere kendimi sıcacık yatağıma bırakıyorum.

Emrullah ÖZALP

And Dergi 4. sayısında yayımlanmıştır.

Son Yazılar: