Türkiye Cumhuriyeti Ekonomik Tarihinin Bütüncül Bir İncelemesi

Özet

Bu makalenin temel ve öncelikli amacı Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomik tarihine yönelik salt ekonomik verilerle yapılan okumalarının sebebiyet verdiği karmaşık dilin sadeleştirilebileceğini göstermek, ekonomi tarihi incelemelerinde yapılan siyasal kırılma noktaları ve ekonomi politikaları arasındaki bağlantının sosyal yaşamdaki yansımalarını daha görünür kılmaktır. Bu bağlamda makale içerisinde birinci bölümde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan Büyük Buhrana kadar olan dönem incelenecektir. İkinci bölümde Büyük Buhran’ dan İkinci Dünya Savaşına kadar olan süreçte uygulanan devletçilik ilkesi açıklanacaktır. Üçüncü bölümde 1950- 1960 arasında Demokrat Partili yıllara vurgu yapılacak ve bu dönem içerisindeki liberalizm anlayışı irdelenecektir. Dördüncü bölümde 1960 askeri darbesi ile 1980 askeri darbesi arasında etkin olan korumacı ekonomi politikaları ve sosyal devlet uygulamalarının dünyadaki gelişmelere paralel bir okuması yapılacaktır. Beşinci ve son bölümde ise 1980 darbesi sonrası Türkiye’de etkin olan Neo-liberalizm ve yansımalarından bahsedilecektir.

1.

Tarihsel süreci göz önüne alınca Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti’nden aldığı ekonomik mirası yaşatan bir devlet olmakla birlikte kuruluşunu takip eden yıllarda yapısal dönüşümlerin dünyada eşi benzeri görülmemiş bir kalkınma hızıyla yaşandığı bir sürece de tanıklık etmiştir. Osmanlı devleti genel olarak ekonomisi tarıma dayalı bir devlet olmakla birlikte atölye benzeri-ilkel fabrika- olarak nitelendirilebilecek yapılarla da sanayi toplumu olma yolunda adımlar atmıştır. Ancak 19.yy’ın kalıntısı olan Balta Limanı Ticaret Antlaşması ve bu antlaşmanın benzeri olan sanayileşme hamlesini gerçekleştirmiş Avrupalı devletler lehine hükümler içeren diğer ekonomik anlaşmalar 20.yy’ın ilk yıllarına kadar Osmanlı’nın yarı sömürgeleştirilmiş bir yapıya evrilmesine sebebiyet vermiştir. Yerli üreticinin aleyhine olacak vergi düzenlemeleri; İç Anadolu’da üretilen buğdayın İzmir limanına, Afrika’da üretilerek getirilen buğdaydan dahi maliyetli olmasına neden olacak düzeydedir. Elbette içeride yaşanan tüm bu gelişmeler dünya siyasi tarihinden de ayrı okunamaz. 19.yy’da amansız bir rekabet haline gelen sömürgecilik yarışı ve yeni pazarlar arayışı eski dünya kıtaları üzerinde azımsanamayacak ölçüde büyük toprak parçasına sahip olan Osmanlı Devletini de şüphesiz paylaşım savaşlarının merkezine koyacaktı. Türk milletinin hafızasında 1914’den 1923’e kadar olan süreci modernleşme sürecine giden yolda kırılmanın en şiddetli yaşandığı 10 yıllık ara olarak görebiliriz. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti ise kodlarını bağımsızlık ile yazmıştır. Ulu önder Atatürk’ün de inandığı gibi; savaş meydanlarında kazanılan zaferler ekonomik başarılarla taçlandırılmadıkça anlamsız kalır. Bu noktadan hareketle aslında Türkiye Cumhuriyetindeki ekonomik gelişmelerin bir ulusun her alanda devam eden modernleşme projesinden ayrı tutulamayacağı ve bu okumaların sosyal bilimlerin verileri ışığında bütüncül bir şekilde yapılması gerektiği bu makalenin okuyucuya vermek istediği en önemli mesajdır. Türkiye Cumhuriyetinin ekonomik tarihi aslında parçalara ayrıldığında her bir parçanın iyi planlanmış dönemler olduğunu iddia edebiliriz. Bu parçalara yönelik incelemelerde bakılacak olan ilk parça 1923- 1930 arasındaki dönem olacaktır. Kurtuluş Savaşı’nın sürdüğü yıllarda bile sonrasını düşünen devlet aklı cumhuriyet kurulduktan sonra nasıl bir ekonomik model istediğine yönelik tartışmalardan şüphesiz en önemlisini toplumsal mutabakatın oluşturulmasına en yüksek düzeyde katılımın mümkün olduğu İzmir İktisat Kongresinde yapmıştır. İzmir iktisat Kongresinde alınan kararlardan hareketle Türkiye Cumhuriyetinin ilk yedi yılı için tasarlanan ekonomik
model liberal ekonomik büyüme planıdır. Bu liberal büyüme planının zorunluluğu gerek iç gerek dış etkenlerden kaynaklanır. İçteki etken üretimin tek başına ülkeye yetmeyecek oluşudur, dıştaki etken ise dünya ile girilen sıkı ekonomik bağların bir anda koparılmasının hem iktisadi hem de siyasi boyutuyla mümkün olmamasıdır. Nitekim genç Cumhuriyet, Osmanlı’nın borçlarını da ödemek zorunda kalacaktır. Bu ilk dönem içerisindeki en önemli gelişme 1929 yılında yaşanır. Tüm dünyada dondurucu soğuğun olduğu kara bir kış 1929 yılında dünyayı vurur. Bu kış o kadar soğuk geçer ki İstanbul Boğazı bile donar hatta boğazın iki yakası arasında denizin üzerinden yürüyerek ulaşım gerçekleştirmek mümkündür. Bu acı ve keskin kışın bir o kadar acı ve keskin sonucu Amerika Birleşik Devletlerinde başlayarak tüm dünyaya yayılan “Büyük Buhran”(Great Depression) olur. 1. Dünya savaşının ABD’deki kalıntısı olarak şirket birleşmeleri, devletin piyasaya müdahaleden kaçınması ve işsizlik oranlarındaki artış dünyaya yayılmakta gecikmedi ve kriz patlak verdiğinde ise artık önleyici müdahaleler için çok geç kalınmıştı. Teorik bir taraftan bakıldığında ise liberalizm insanoğlunun ufkunda özgürlükle birleşen o yüksek idealini büyük bir çöküntüye bırakmıştı. Aynı yıllarda iktisat bilimi yönünü arayan bir bilim olmakla birlikte mevcut sorunlara ilgisiz kalamayan teorisyenlerle de çözüm arayışına girişilmiştir. Nitekim kriz patlak verdikten sonra John Maynard Keynes, 1936 yılında yayımladığı “İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi” kitabıyla devletin ekonomiye müdahalesinin önemini tekrar vurgulamıştır. 1930lu yıllarda dünyanın geri kalanına bakıldığında ise işsizliğin bir sorun olmadığı iki önemli devlet Sovyet Rusya ve İtalya’dır. Bu devletlerde çalışmak ihtiyari bir seçenek değil bir zorunluluk durumundadır.

2.

Türkiye de 1929 krizinden derinden etkilenen ülkeler arasındadır ve Türkiye de artık bu süreçten sonra planlı
ekonomiye geçer. 1930larla beraber ekonomide asıl ilke “devletçilik” olmuştur. Türkiye’nin özgün yapısı düşünüldüğünde ise devletçilik ne bir sosyalizm kadar piyasayı ne de bir kapitalizm kadar devlet yatırımlarını reddeder. Bu yönüyle devletçilik politikasını Türkiye’ye özgü olan ortodoks-orta yolcu- bir anlayış olarak görebiliriz. Nitekim dönemin yöneticileri dahi Türkiye’nin savaş koşullarından yeni çıkmış olması hasebiyle özel sektörden güçlü yatırım hamlelerinin beklenemeyeceğini kabul ederler ve bu yüzden büyük yatırımların ve hizmetlerin vatandaşa ulaştırılması noktasında devletin öncü konumda olması gerektiğini belirtirler. 1930 yılları dünya genelinde artık korumacı politikaların başladığı ve içe kapanan devletlerin sayısının arttığı bir dönem olarak yaşanır ki otoriter yönetimler bu dönemde Avrupa başta olmak üzere dünyanın her yerinde kolaylıkla rastlanabilecek durumdadır. Devletçilik politikasının uygulanması 2.dünya savaşının sonuna kadar kendisini gösterir. Tüm dünyada kıtlıkların, katliamların ve toplu kıyımların yaşandığı bir dönemde Türkiye’nin akılcı bir yönetimle savaş dışında kalması muhtemel faciaların
önüne geçilmesi noktasındaki siyaset aklı da takdire şayandır. Ancak içerideki demokratik gelişmelerin önünün açılması da siyasi yaşamın zorunlulukları arasında yer edinmiştir.

3.

İkinci dünya savaşının yaraları tüm dünyada tamir edilmeye çalışılırken Türkiye çok partili rejime geçiş denemelerini yaşar. 1946 yılında “Dörtlü Takrir” adıyla Cumhuriyet Halk Fırkasında kopan isimler Demokrat Partiyi kurarlar. Türk milletinin “demokrat” kelimesini telaffuz etmekte zorlandığı bir dönemde ise demokrat yerine “Demir Kırat”
söylemi tercih edilir ve partinin bayrağına da bu simge yansır ve Türk siyasi yaşamında uzunca bir dönem
bu partinin halefi olacak merkez sağ partilerin temel yapısı da oluşmaya başlamıştır. 1950 seçimlerinde dönemin seçim sistemi sayesinde ezici bir çoğunlukla iktidara gelen Demokrat Parti ekonomide liberalizm yanlısı bir partidir. Nitekim 1950 ve 1960 arasındaki süreç Türkiye’de yeniden piyasanın güçlendiği ve dış ticaretin serbestleştirildiği bir dönem olur. Marshall yardımlarının da kabul edildiği bu dönem Türkiye’de tarım ürünlerinin dış ticaretinin önündeki engellerin kaldırıldığı bir dönemdir. Bu dönemin belki de en önemli gelişmeleri ise çiftçiye verilen desteklerdir. Tarımda traktör kullanımının yaygınlaştırılmasıyla birlikte ekilebilir alanların sayısındaki artış ve verimlilik üretimde modernizasyonun,
liberalizmin çiftçiye hediyesi olarak görülür.

4.

Demokrat partinin 10 yıllık iktidar süreci 27 Mayıs 1960 askeri darbesi ile son bulur. Türkiye’nin devam eden yıllarda 10 yıllık periyodlarla tanış hale geleceği askeri müdahalelerin de geleneği böylece başlamıştır. 1960 darbesini yapan subaylar ekonomi de sosyal devletin olacağı bir düzeni kurgulamak isterler. 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 tarihleri arasındaki dönem Türkiye’de ithal ikameci politikaların uygulandığı ve sosyal devlet ilkesinin anayasal düzeyde
kendine yer edinmesiyle korumacılığın tavan yaptığı yıllar olarak okunabilir. Planlı ekonomiye geçisin etkisiyle 60lı yıllarda Sovyet Rusya’dan getirilen uzmanlar aracılığıyla 5 yıllık kalkınma planları da hazırlanmaya başlanır. Sosyal devletin özellikle sağlık ve eğitim alanlarında yaptığı yatırımlar sayesinde hem Türkiye’de hem de dünya genelinde işçi sınıfının alım gücünde artışlar da yaşanır. 1962 Anayasasına ruhunu veren aynı zamanda tüm dünyada bir dalga şeklinde yükselen özgürlük yanlısı akımlar bu dönemde Türkiye’de görülür. Özellikle 68 kuşağı olarak adlandırılan bir dönemin gençleri Türkiye’de işçi haklarının duyurulmasında da etkin olmuşlardır. 1973 yılına gelindiğinde ise
OPEC’in aldığı bir karar ile petrol fiyatlarında yapılan artışlar tüm dünyada yeni bir krizin başlamasına sebep olur. İktisat tarihçileri tarafından “Kapitalizmin Altın Çağı” olarak adlandırılan ve 1950-1973 yılları arasında süren dönem böylece son bulur. Memur ve işçi maaşlarıyla dünyayı gezebilen, Avrupa’da seyahat edebilen ve henüz genç yaşlarda ciddi bir sermaye birikimi edinebilen alt-orta sınıf ideali de böylece sona erer. Korumacı ekonomi politikalarının en
çok bu kesimin elini güçlendirdiği düşünülecek olursa bundan sonraki dönemde refahında ve alım gücündeki azılmayı doğrudan hissedecek kesim de bunlar olur. Aslında bir Amerikan idealizmi olarak bu kuşağı da “Baby-Boomer” ların orta yaş bunalımı olarak da görebiliriz. Sanayinin en önemli girdisi olan petrolün fiyatındaki dramatik artışlar üretimin birçok alanda aksamasına da sebebiyet verir. Birkaç yıl sonra yapılacak Eurovision şarkı yarışmasında ülkemizi temsil edecek olan Ajda Pekkan’ın; “Aman petrol, canım petrol” sözlerini içeren bir şarkıyla katılması da ironi olmasa gerek. 1974 yılında Kıbrıs savaşı ve müteakiben Amerikan ambargosu devam eden yıllarda birçok ekonomik sıkıntıyı da beraberinde getirecektir. 70li yılların sonuna gelindiğinde ise temel besin maddelerinin dahi bulunmasında zorluk çekilen, bakkallarda yağ, tüp ve şeker gibi maddeler için kuyrukların olduğu bir Türkiye manzarası bizi karşılar. Siyasi atmosferde ise sağ ve sol arasındaki derin ayrışma ve sokaklarda yükselen anarşi 12 Eylül 1980 darbesini hazırlayan koşullardan bazıları olarak tarihteki yerini alır.

5.

12 Eylül darbesine giden süreç öncesi en büyük kırılmanın yaşandığı noktalardan bir tanesi de 24 Ocak kararlarının alınması sürecidir. 24 Ocak kararlarının mimarı o dönemde hem başbakanlık danışmanı hem Devlet Planlama Teşkilatı müsteşarı olan Turgut Özal’dır ve bu kararlara imza atan hükümet ise Demirel hükümetidir. Dünya ekonomisi ile entegrasyonun sağlanmasına engel olacak her türlü araç tasfiye edilmiş ve bu bağlamda; %32,7 oranından devalüasyon yapılmış ve günlük kur ilanı uygulamasına gidilmiş, devletin ekonomideki payını azaltan tedbirler alınmış, Kamu İktisadi Teşekkülleri aracılığıyla yapılan tarım ürünlerine yönelik destekleme alımları sınırlandırılmış, gübre, enerji ve ulaştırma dışındaki alanlarda sübvansiyonlar kaldırılmış, dış ticaret serbestleştirilmiş, yabancı sermaye yatırımları teşvik edilmiş, kar transferlerine kolaylık sağlanmış, yurtdışı müteahhitlik hizmetleri desteklenmiş, ithalat kademeli olarak liberalize edilmiş; ihracat, vergi iadesi, düşük faizli kredi, imalatçı ve ihracatçılara ithal girdide gümrük muafiyeti, sektörlere göre farklılaşan teşvik sistemi ile teşvik edilmiştir. İşte bu yeni düzenin getirisi alım gücünde büyük oranlardaki azalmalar ve fiyat istikrarsızlığı olur. Gıda fiyatlarında %400’lere varan zamlar ekonomik anlamda yeni bir bilinmeze doğru sürükler Türkiye’yi. Demokratik siyasetin politika araçlarıyla sürdürülmesi mümkün olmayan bir ortamda Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanununun kendisine verdiği yetkiye dayanarak 12 Eylül 1980 günü, bir cuma sabahı, yönetime el koyar. TRT radyosundan ihtilal bildirisini okuyan Kenan Evren, devletin anayasal organlarının işlemez hale getirildiğini, siyasal partilerin kısır çekişmeler peşinde olduğunu ve partiler arasındaki uzlaşmazlığın ülkenin sorunları için gerekli mutabakatın oluşmasına engel olduğunu, sistemli bir şekilde eğitim kurumlarındaki bozulmanın ülkeyi iç savaşın eşiğine getirdiğini söylüyordu. Şüphesiz ki Türkiye’de kendine meşruiyet zemini arayan her zararlı düşüncenin yaptığı gibi darbecilerin de yapacağı istismar Atatürkçülük kılıfına büründürülür. 1 no’lu darbe bildirisinde etkisi günden güne azaltılmaya çalışılan Atatürk ilke ve inkılaplarının korunmasından söz edilir ve 13 Eylül günü çıkartılan tüm gazete manşetleri, “Atatürk’ün İzinden Devam” şeklinde olur. 1982 yılında Türkiye referanduma gider ve %92 gibi yüksek bir oranla yeni anayasaya ve Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığına evet oyu verir. 1983 yılında ise genel seçimlere gidilir ve o döneme kadar askeri hükümetin içerisinde tek sivil isim olan Turgut Özal ve onun kurduğu Anavatan Partisi seçimlerden galip çıkar. Türkiye artık Özallı yıllarına başlamıştır. Bu yıllarda ise yeni ekonomik düzenin oluşumunun kimliği “orta direk” söylemi üzerinden tanımlanır. Orta sınıfın aslında ne kadar kötü duruma geldiğini ise en komik şekilde ifade eden sanat eseri şüphesiz “Orta Direk Şaban” olur. Sabah kahvaltısında peynir ve zeytin koklayarak kendisini refah içinde yaşadığına inandıran saftirik tiplemesi orta direk idealizminin aslında temelden çürük olduğunu gözler önüne serer. Tüm bu yıllara, yeni moda deyimiyle “Eski Türkiye’ye”, bakıldığında ise göze çarpan en önemli şeylerden bir tanesi de her hükümet döneminde politikacıların eleştirisinin kolaylıkla ve korkusuzca sanat eseri malzemesi yapılabiliyor olmasıdır.

Nevzat ŞAHİN

Kaynakça

  1. 12 Eylül bildirisinin tam metni. 20 Temmuz 2016, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-45486144
  2. 24 Ocak Kararları. 24 0cak 2015, https://turkiye.net/yazarlar/konuk-yazarlar/24-ocak-kararlari/
  3. ABD gizli diplomatik belgelerinde 12 Eylül darbesi: ‘Askeri liderleri iyi tanıyoruz endişelenmek için bir neden
    yok’. 12 Eylül 2018, http://utay-alidurantopuz.blogspot.com/2016/07/12-eylul-bildirisinin-tam-metni.html
  4. Büyük Buhran. http://www.tarihiolaylar.com/tarihi-olaylar/buyuk-buhran-83
  5. Demir Kırat. https://www.turkcebilgi.com/demirk%C4%B1rat
  6. John Maynard Keynes, British Economist. https://www.britannica.com/biography/John-Maynard-Keynes
  7. Şevket, P. (2014). Türkiye’nin 200 yıllık iktisadi tarihi. (3.baskı). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

And Dergi 4. sayısında yayımlanmıştır.

Bir toplumda kan, kan ile israf edilmişse Mezarlığın yabancısı değilse fikirler Savaş görmüş biz azınlıklar için sadece Ama sadece ölü ...
Daha Fazlasını Oku
Hukuk fakültesi sıralarından geçmiş olan herkes çok iyi bilir. Hukuka giriş dersinde hukukun ne olduğunun tanımı yapılırken daha büyük çerçevede ...
Daha Fazlasını Oku
Bir müddet derin bakışlara tabi bir ifade yüzünde vücut buldu. Ancak bakışının, düşünceleri üzerinde muktedir olamaması sonucu yüzünü çevirdi o ...
Daha Fazlasını Oku